manas

3/12/2009 - minare meselesi

Kategori: gunlukler

Mutlu Tönbekici hanım köşesinde minare konusuna değinmiş

(http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=O_pek_sahane_minarelerimiz_Isvicrede_olmayiversin&tarih=03.12.2009&Newsid=274024&Categoryid=4&wid=156)yazdıklarına aynen katılyorum. minare işi çok abartıldı. bunun özgürlükle ne alakası var anlamadım. minare yapımına izin vermeyebilirler. bizde de eminim kilise çanına izin verilmezdi doğal olarak. hem de pek çok köşe yazarı İsviçreyi olumsuz yönde eleştirmiş. hayret ki ne hayret

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : minare,hayret,isviçre

2/12/2009 - bilgi toplumu-2

 

Bilgi toplumu olma gayesinde olan Türkiye maalesef eğitiminin iflas noktasına gelmesinden dolayı bilgi toplumu gayesini ancak bilgi toplumu hülyası olarak yaşayabilmektedir. İflas etmiş eğitim sistemi elbette bireylerin yeteneklerini törpülemekte hatta yok etmektedir. Okumak gibi bireyi bulunduğu noktadan kat be kat yukarılara taşıyacak bir eylem maalesef bizim toplumumuzda eksi derecelerdedir. Okumayan bir toplumun “bilgi toplumu” olması mümkün müdür?

Okumak o kadar önemli ki bireylerin ve toplumların değişmesi sadece okumaya bağlıdır. Maalesef ülkemizde okumaya ayrılan zaman yılda ortalama 10 saniye kadar. Okumayınca bir millet değişmez. Allah değişimi istemeyen milleti değiştirmez.Bilgi toplumunun temeli insan olduğuna göre insan kalitesinin yükselmesinden başka çare yok.

Tük halkları lider eksenlidir. Toplumun hareketi liderin özelliklerine göre durum değiştirmektedir. Kadim zamanlardan bu yana bu özellik Türklerin karakteristik bir özelliğidir.  Bizde liderin verdiği talimat gösterdiği yön çok önemlidir. Bu durum Türklerin tarihi şartlara bağlı ortaya çıkan “asker toplum” olma özelliğinin bir tezahürüdür. Avrupa’da bireycilik ön plandadır. Halk organize olmuştur ve bazı kurallar devlet değişse de değişmez.  Siyasi  ve iktisadi projeler bir devlet politikası olarak devam ettirilir. Hangi lider gelirse gelsin devam ettirilmesi gereken işler inkitaya uğratılmaz.

Lider eksenli toplumumuzda değişimin artı veya eksi değer kazanması tamamen liderin performansına endekslidir. Bu noktada lider tarafından gösterilen hedeflerin sağlıklı olmasını temenni etmemizden azade yapabileceğimiz bir şey de kalmıyor.

Bilgi toplumu ya da bilge toplum olmak için ne yapmalıyız? Hatta bu iki toplum özelliğinden de taşan ve bu özellikleri de aşan bir toplum olabilir miyiz? Bu soruları sorabilmek için bile öncelikle asker toplum sıfatından paklanmak zorundayız. Lider sultalarından (lider derken geniş manada ele alıyorum:şeyh, parti başkanı, ağa, ağabey, hoca vs.) kurtulmak zorundayız. “ özgün ve  özgür” bireyler ancak bilgiyi edinen işleyen ve eyleme dönüştürebilenlerdir.

Her toplum içinde ideal bireyler barındırır. Ne var ki “beklenilen” değil “bilinendir” bu gerçek. “olan” değil “olgudur”. İstenilen “geliştirilmiş” “geliştirilebilen”dir. Arzulanan  İdeal bireylerin toplumda keyfiyetli kemiyet haline gelmesidir.

Yukarıdaki özelliklerin bulunabildiği toplumlar bilgi toplumu olmaya hak kazanmış olan toplumlardır. Yoksa “cemaat toplum” olmaktan kurtulmak mümkün değildir. Gerçi doğulu toplumlardan nasıl bilgi toplumu çıkar bu da cevabı kolay verilemeyecek bir soru. Batının anladığı ya da yaşadığı manada bir demokratik anlayış seküler bir yaklaşımı doğulu toplumlarda bulmak safdillik olur. Binlerce yıllık gelenekleri hiç yokmuşçasına yok sayıp batı tipi  modern toplumu yaşama koymaya çalışma öyle kolay değil.

Toplumu değiştirmede elbette o toplumun tarihini de göz önüne almak gerekir. Tarih çok sağlıklı olmadığı zamanlar olsa da sağlam bir yol göstericidir. Toplumun yeniden kurgulanmasında toplum mühendislerinin ellerine oldukça önemli materyaller sunar. Uygur Türk devleti bilgi toplumu olabilmemizin sırlarını pekala içinde barındırır. Uygurlardan kalma yazmalar bugün maalesef batı kütüphanelerinin raflarını süslüyor. Selçukluların, Karahanlıların  toplum yapıları Türk sivilizasyonu, Türk medeniyetini anlamamız açısından oldukça önemli. Batılıların Türk medeniyeti tasavvuru at, silah, savaş ve göç olmuştur her zaman. Hakikati açığa çıkarmaz bu. Türklere ait ilk yazıtlar bulunduğunda o gün için son derece mükemmel bir yazı dilini Türklerin yazmış olabileceğine ihtimal vermediklerinden bu yazıtların kendi atalarına ait olduğu inancının getirdiği heyecanla  heyet heyet soluğu yazıtların dibinde aldılar. Olamazdı Türkler ilkeldi ve asla bu taşlara bu kadar güzel edebi sözler yazamazlardı.

Uygur ve Selçuklu toplum yapısı şöyle dursun Osmanlı toplum yapısının da tam manasıyla açıklığa kavuştuğu söylenemez. Ancak Osmanlının bilgilerine ulaşmak Uygurların bilgisine ulaşmaktan pekala daha kolaydır. Doğal olarak Osmanlının varisi bir toplum olmamız  bizim “bilgi” ya da “bilge” toplum olmamız yolunda Osmanlıyı referans almamızı zorunlu kılmaktadır. Yani bilgi toplumu olma  yolunda ilerlerken yol rehberimiz Yunan-Roma medeniyeti değil Osmanlı medeniyeti ol(acak)malıdır. Çünkü bizim bilge toplum şifrelerimiz Osmanlı içinde saklıdır. Avrupalılar her ne kadar Osmanlı medeniyetini hatta Türk medeniyetini görmezden gelseler de bu hiçbir şeyi değiştirmez. Sonuçta dünyaya yön veren her nizamın kökünde “bilgi” toplumu vardır. Dolayısıyla Uygurlarda Selçuklularda olduğu gibi  Osmanlılarda da bu vardı. Elbette Yunanlılarda, Romalılarda, Emevilerde Abbasilerde de vardı.

Cumhuriyetten sonraki dönemde toplum çok çok hızlı bir değişime sürüklendiğinden bugün de sağlıklı bir toplum yapısına sahip değiliz. Osmanlı zaten çökerken bilgi toplumunun Osmanlıda var olduğunu söylemek abesle iştigal etmiş olmaktır. Ne var ki Cumfuriyet Türkiyesi de bu çöküntünün üstüne oturmuş ve yeniden yapılanamamıştır (zihniyet olarak). Gerçekten hızlı değişim toplumu daha da germiş ve içinden çıkılmaz sorunlar yumağı haline getirmiş bugün hala milli eğitimini düzeltememiş, alevi sorunu kürt sorunu gayri Müslim sorunu gibi sorunları daha da derinleştirmiştir. Bugün Türkiye bu sorunların üstesinden gelmeye çalışıyor. Başarılı olup olamayacağını zaman gösterecek. Türkiye bu tarihsel sıkıntılarını aştığında  Fatih Sultan dönemindeki o bilimsel ve ruhsal gelişimini tekrar yaşayacaktır.

Fatih dönemi sadece kuru bir “bilgi toplumu” değil aynı zamanda “ bilge toplum” du. Biz de bilge toplum olmak için çabalamalıyız. Ancak bilge toplum olma yolu bilgi toplumu olma yolundan daha çetrefilli. Batı bilgi toplumuydu sadece. Onun için bilgileri arttıkça iştahları da kabardı. Sahip olma zengin olma hevesleri dünyayı büyük savaşlara sürükledi. Sadece batı değil hemen hemen aynı kültürün etkisinde olan Rusya için de aynı durum söz konusu. Bilgi maddi gelişimlerini sağladı fakat hikmet, merhamet damarlarını dümura uğrattı. Doğu toplumları ise tam anlamıyla görkemli sonun ezilmiş şahitleri oldular. Ne bilgileri ne de hikmetleri kaldı. Bunun sonucu en acı haliyle ödediler. Afrikalılar, Araplar, Asyalılar, Türkler vs.   

Bilgi toplumu derken Osmanlıdaki ya da Selçuklu ve Uygurlardaki insanların hangi dönemde olursa olsun bilgi birikimlerinin az olduğu gibi yanlış bir fikir anlaşılmamalı kesinlikle. Osmanlılar zamanına kadar bile uzanmanın bir manası yok. Daha 40-50 lerdeki insanların bilgileri bazı konularda belki bugün bizden fazladır. Bilgi toplumu çok kitap okuyup çok bilgisi olan insanların fazlalığı demek değildir elbette. Bugün bir Buhari bir Zemahşeri bir ebu Hanife  hatta Namık Kemal Şinasi Cevdet paşa Elmalı çapında ilim adamları ülkemizde yok. Fakat bu insanların yaşadığı toplum bilgi toplumu değildir. Bilgi toplumunun özelliği teknolojinin kullanılmasıyla da ilgili. Teknolojiye hakim olan bilgiyi en verimli şekilde hayatına yansıtabilen bireylerin oluşturduğu toplumlar ancak bilgi toplumudur.  Yoksa kitabi bilgilere sahip bireylerin  bütünü değildir bilgi toplumu. Benim yukarıda Fatih dönemini “ bilgi toplumu” kapsamına almam o günkü şartlarda “ bilgi toplumu” olma özelliği içindir. Yani genetik toplum şifrelerimizi araştırırken bilgi toplumunu kurarken baş vuracağımız doneleri daha iyi anlayabilmek için vermiş olduğum bir örneklemedir.  Bugünkü anlamıyla “ bilgi toplumu” teknoloji saf dışı bırakılarak açıklanamaz. Çünkü teknoloji bilgi toplumunun en karakteristik özelliğidir. Yani bilgi toplumunda ödeme yapmak için dışarıda sırada beklenilmez. Eşya satın almak istediğinizde internet üzerinden siparişinizi verebilirsiniz. Bilgi toplumunda  bilgiye ulaşmak için uzun mesafeler aşıp günlerce bilgi peşinde koşturmazsınız. Soğuk kış gecesinde sıcak evinizde dünyanın sizin için en uzak noktası hakkında bilgi sahibi olursunuz orayla sesli ve görüntülü konuşabilirsiniz. Demek ki bilgi toplumunun  en belirgin özelliği  zaman ve mekan sınırlamasının olmayışı. Bilgi toplumu derken vurgulamak istediğim bu tip bir hayat şekli. Bilginin hızlı bir şekilde akması edinilmesi depolanması değişmesi ve hatta bilginin nakde dönüşmesi.

Tabi sığ bir şekilde bilgi toplumunu sadece teknolojiye endekslemek de doğru olmaz. Teknoloji bilgi toplumunun tek olmazsa olmazı değildir elbet. Bilginin insan davranışlarına yansıması da en az teknoloji kadar önemli. Bugün için bilgi toplumunun bu yönü fazla kurcalanmıyor. Çünkü batılının ürettiği insanda kırma dökme öldürme hız vs. özellikler var. bu sinema film ve tiyatrolarına da yansımıştır. Bu virüsü dünya insanlığına bulaştırmışlardır. Hangi ülkenin tv kanalını seyrederseniz edin sanki dünyadaki her insan aynı şeyleri yaşıyormuş gibi görünüyor. Çünkü Amerika ve Batılının virüsünü kapmış bir dünyayla karşı karşıyayız.  Bu kültürel etkileme dahi bilginin nasıl yanlış kullanılabildiğini göstermesi bakımından anlamlıdır.

İşte  ben bilgi toplumunun yetersizliğinden yola çıkarak “bilge toplum” idealinin doğruluğuna ulaşmak istedim. Bilgiyle erdemi kaynaştıran bir “ bilge toplum”  arzusundayım. Çok ağır bir istek mi oldu. Ne dersiniz.?

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : bilge,toplum,bilgi

1/12/2009 - yarım akıl

Kategori: hikayeler

Gökyüzünün bir tarafı kararmıştı. Tepelerde şimşekler çakıyor yağmur yağıyordu. Oysa ovaya doğru hava açıktı ve güneş sarı ışıklarını yayıyordu.

Günlük güneşlik olan bu ovada bir nehrin içerisinde çırılçıplak bir halde bir kız yüzüyordu. Elbisesi beyazdı ve dolgun vücuduna yapışmıştı. Bir gümüş balığına benzeyen gelin, göz kamaştırıyordu.Tam o anda kızın başında bir erkek peydah oldu. Gelin bir anlık şaşkınlıktan sonra yüzmeye devam etti. Erkek bu sıcak havada başına deri bir şapka giymişti. Sırtında da eski bir palto vardı. Bir ayağıyla yeri kazmaya çalışırken utangaç bir tavırla nehirde yüzmekte olan genç ve güzel geline bakıyordu. Sırlı gözlerinin aydınlığında saf bir gülüşü vardı erkeğin.

Gelin onu bu hâlde görünce kıkır kıkır gülmeye başladı ve üzerinde hiçbir korku belirtisi olmaksızın erkeğin yanına doğru yavaş yavaş yaklaştı:

- Tölökbay buraya gel! Seni de yıkayayım.

Nehir kenarındaki Tölökbay gülümseyen gözlerle bir adım daha geriledi.

-Zavallı "Yarımakıl" hayatında hiç çıplak bir kadına dokunmamışsındır. Gel sana göstereyim diyerek gelin durmadan kahkahalar atıyordu.

Aşağıdaki köyden otlanması için getirilen inekler sazlığın dibinde geviş getiriyorlardı. Bu inekleri genç gelin getirmişti. Yarımakıl ise gelinin yanında yardım etmek için gelmişti.

Bu arada alaca renkli kara öküz susadığı için yavaşça ineklerin yanından ayrılıp hantal bir yürüyüşle suyun yanına yaklaştı ve Yarımakıl'ın yanına durdu. Sudaki kız bir öküze bir de Yarımakıl'a bakıp gülmekten kendini alamadı.

-Tölökbay ağabey yanındaki öküze baksana. Ne zamandır gözlerini dikerek bana bakıyor. Sen ise insan ki! Hadi gel suya gir diye alaylı sözlerine devam ediyordu.

Gelinin gözünde Yarımakıl ile öküzün hiçbir farkı yoktu. " hayatında hiçbir kadınla yatmayan bir erkekte nasıl bir duygu olsun ki " diye düşündü genç gelin.

Aslında Tölökbay kırk yaşından fazlaydı ve bir kadınla hiç yatmamıştı. Zavallıya kim baksın ki! Yüzü çatlamış, kararmış, dişleri sararmış gözleri çapaklanmış, yaz kış demeden başından deri şapka, üzerinden deri palto eksik olmasa bir de küçük büyük herkesin işine koşup hem de işini bitirdikten sonra bir yemek dahi yemeden sırıtarak gitse, elinden iyilikten başka bir şey gelmese…

İşte böyle bir Yarımakıl'ı kim insan yerine koyardı. Evet bir zamanlar Yarımakıl'ın en ateşli zamanında babası onu evlendirecek oldu. Fakat Tölökbay'ı evlendirmek o kadar kolay olmadı. Bütün köylerde kız arandı ve zorla bir kız buldular ve Allah'a şükür dediler buldukları kız için.

Güzel olmasa ne olur ki. "Yarımakıl" olsa da Tölökbay'ın da nesli devam edecek diye köy halkı dua etti. Acaba bu evlendirme fikrini kim bulmuştu. Yarımakıl kızla evlendiği günden beri onu yanına hiç yaklaştırmıyordu. Biraz zaman geçsin alışır diyordu köyün büyükleri. Ancak Yarımakıl karısını her zaman dövdüğü için "kendine gelen rızkı kaldıramayan Yarımakıl karısını öldürmesin" diyerek gelini tekrar kendi evine götürdüler. İşte o zamandan beri "Yarımakıl'da normal insanın duygusu nasıl olsun" düşüncesi köy içerisinde yayılmıştı.

İlginç olanı köyün çoluk çocuğu Yarımakıl'la dalga geçerek : " Yarımakıl'ın beğendiği bir kız vardı. Ana babası bunu bilmeden onu çirkin bir kızla evlendirdiler. Hey! Tölökbay haydi söyle sevdiğin biri var mı? Varsa onun ismini söyle bize" diye gülerlerdi. Tölökbay gözlerini yere indirip " var" derdi Yarımakıl. "kim o kim o" diye yapışırdı gençler. "Küköşçü "diye kıs kıs gülerdi Yarımakıl. Herkes gülmeye başlardı. Küköşçü köyün en zenginin kızıydı. "Sonra kim var" diye sormaya devam ederlerdi. Yarımakıl "Bumaşçı" diyerek çapaklı gözlerini oynattığında gençler gülmekten bayılırlardı. O kız da köy muhtarının güzel karısıydı. Bu gülmelere darılan Yarımakıl gençlerin yanından hemen uzaklaşırdı. Gençler ise hâlâ gülmeye devam ederlerdi. Hiç kimse hiç bir şey anlamıyordu

Suyun diğer tarafından şimşekler çakıyor gökyüzü gürlüyordu. Gökyüzünü kara bulutlar kaplamıştı. Nehrin berrak suyunda yüzmeye devam eden gelin Tölökbay'ı suya sokamayınca yavaşça sudan çıktı. Dağın temiz suyundan çıkan gelinin kalbi ferahladı bedeni sertleşti ve rahatladı. Gelin sudan çıkınca elbisesini sıkacaktı ki Yarımakıl'a yapışmak istedi." bunda niçin bir duygu olamaz?"

- Tölökbay ağabey hadi elbisemi sıksana. Dedi.

Yarımakıl sanki bir şeyden korkmuş gibi etrafına bakarak gelinin yanına geldi. Gelin bir anda elbisesini çıkardı. İşte şimdi Yarımakıl'a bulanık görünen gelinin vücudu, sanki büyüteçle bakıyormuş gibi gözüne net bir bir şekilde görülüyordu. Yarımakıl'ın hissi bir an değişti.

- Hadi gel! gel yanıma! dedi gelin sabırsızca.

Uzak dağların tepelerinde yağmakta olan yağmur bir anda aşağıya doğru gelmeye başladı. Yağmurla gelen sel suyu nehrin berrak suyuna karıştı. Genç gelin tekrar suya girdi. Çamurlu suda yıkandı. Fakat gelin çamurlu suyun farkına varamadı. Aynen bulanık su gibi bozulmuştu kalbi. Bir garip olmuştu. Yarımakıl ise sanki çok güzel bir şey bulmuş gibi, sanki dileğine kavuşmuş gibi, serin yaylada otlayan inekleri güdüyormuş gibi, kendini tutamadan oraya buraya çocuk gibi, nefes almadan koşuyordu. Gelin sudan çıktı ( bu defa Yarımakıl'ı çağırmadı) nehrin akışı hızlandı. Güneş uzun zamandır bulutların arkasına saklanmıştı. Şimşek çaktı, gök gürültüsü hemen yakınlarında duyuldu. Gelin inekleri hemen toplamazsa sele tutulacaklarını anladı. İnekleri hemen topladılar Yarımakıl'la. Nehrin diğer tarafına geçeceklerdi.

Dilsiz düşman bir anda şiddetlendi nehrin suyu taşmaya başlamıştı. İyice doyan inekler birer ikişer nehri geçmeye çalışıyorlardı. Gelin de az kalsın boğulacaktı fakat o anda kara öküzün kuyruğuna iyice yapışmıştı. Yarımakıl ise hiçbir şeyin farkına varmadan inekleri döve döve karşıya geçirmeye çalışıyordu.

- Tölökbay ağabey beni tut! dedi bir an başı dönen genç gelin.

Yarımakıl gelinin sesini duyunca hemen onun yanına gidip tıpkı kırmızı bir çiçeği koparmış gibi onu kucağına aldı. Su deli gibi coşmuş akıyordu. Yarımakıl hâlâ hiçbir şeyin farkında olmadan büyük bir mutluluk içerisindeydi. Tam tersine onu bir güç harekete geçiriyordu.

Genç gelinin örülü iki saçı suyun içindeydi. Başındaki kırmızı örtüsünü düşeceği zaman yakaladı. Tam o anda aklına trak bir fikir geldi. Kendisini kucağında götürmekte olan Yarımakıl'ın cesaretini ölçmek istedi. Yazık ki sonradan bu fikre pişman olacağını hiç düşünememişti:

-Tölökbay ağabey örtüm suya düştü diye bağırdı gelin.

O zaman tüm bedeni ürperen Yarımakıl selin üzerinde kırmızı örtüyü gördü. Tölökbay büyük bir kıvraklıkla gelini kıyıya çıkardı ve örtüyü almak için tekrar suya atladı.

Şimşek tam tepelerinde çakıyordu. Bahar yağmuru sazlığın üzerine şakır şakır dökülüyordu. Nehir suyu gittikçe artıyordu. Genç gelin şakasına pişman oldu. Tüm bedeni titredi.

- Tölökbay ağabey sizi aldatmıştım. Örtüm elimde

Gelin Kırmızı örtüsünü sallıyordu fakat Yarımakıl hiçbir şey duymuyordu. Suyun içerisinde bir görünüp bir kaybolarak güya örtünün arkasında yüzmeye çalışıyordu.

Tabiatın dilsiz düşmanı daha da şiddetlenerek tüm dünyayı alt üst ediyormuş gibi, ganimetini hiç kimseye vermek istemiyormuş gibi Yarımakıl'ın kızıl örtüsünü uzaklara götürüyordu. Şimşekler çakıyor, gök gürlüyordu. Siyah bulutlar ikiye bölünerek kocaman dişlerini gösterip sırıtıyormuş gibiydi.

- Tölökbay ağabey geri dön! Diye bağırarak kırmızı örtüsünü sallıyordu genç gelin.

Yarımakıl gelinin bağırdığını nasıl duysun. Dilsiz düşmanla ısrarla savaşıyor hayâlindeki kırmızı örtüye ulaşmaya çalışıyordu. Suda bir batıp bir çıkıyordu. Oysa onun kırmızı örtüsü hâlâ suyun üzerinde yüzüyordu. Kırmızı örtü Yarımakıl'ı bir türlü kendine yaklaştırmıyordu. Yarımakıl kırmızı örtüsüne yetişemeyeceğini anlamıştı ve suyun üzerinde bir kayık gibi yüzüyordu.

Yeryüzünde karanlık çöküp gök gürleyip yağmur şakır şakır yağıyordu.

Ejderha ağzından çıkan ateş gibi kırmızı şimşeğin ışığında kırmızı örtüsünü sallayarak su boyunda koşan genç gelinin hayâli, ona bakan dünyanın kocaman göz bebeğinde nefis bir tablo gibi çerçeveye alındı.


 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : yarım,akılideli

26/11/2009 - Elinizi vicdanınıza koyun bir kere!

Yılmaz Özdil memurun grevine diğer meslek grubundan destek olmadığını söylüyor. Esnaflar, memurlar grev yapınca onları dövüyorlarmış. Bu çok anlamsız demeğe getiriyor Yılmaz Özdil. Hayır çok  anlamlı ama Özdil doğru saptayamamış olayları. Esnafın çiftçinin de bu greve destek olmasının gerektiğini çiftçi esnaf grev yaptığında memurların da onların grevlerine destek vermesi gerektiğini söylüyor. Fakat çiftçinin esnafın bu kadar büyük boyutta grev yaptığı görülmüş mü. Hayır. Yapamazlar ki zaten onların sendikaları yok. Onların sosyal güvenceleri yok iş güvenceleri yok. Onun için esnaf çiftçi asgari ücretli özel sektör çalışanı bu ayrımcılığı görüyor ve memurun grevine bir anlam da veremiyor hatta içinden daha farklı düşünceler geçiriyor. Zaten bu insanlar çok zor şartlarda yaşıyorlar bir de sabah sabah memurun grevini mi çekecek. Adamın bırakın 1500 maaş alması 600 tl maaşını da işe geç kalıp elinden kaçırma korkusu yaşıyor. 

Yalçın doğan da Hürriyetteki köşesinde şöyle yazmış:”

 TABLO ÇOK AYIP

Şimdi maaş tablosuna bakalım.Devlette en yüksek maaşı müsteşar alıyor. Maaşı 114 lira artarak 4.546 liradan 4.660 liraya yükseliyor. Artış rekoru ona ait.Doktor, yedinci derece birinci kademe, maaşı 1.870 liradan 1.918 liraya yükseliyor. 48 liralık artış.Avukat, birinci derece dördüncü kademe, maaşı 2.362 liradan 2.422 liraya yükseliyor. Artış 60 lira.Öğretmen, dokuzuncu derece ikinci kademe, 1.455 liradan 1.491 liraya yükseliyor. 36 liralık artış.Polis memuru, dokuzuncu derece üçüncü kademe, maaşı 1.934 liradan 1.983 liraya yükseliyor. Artış 49 lira.Memur, dokuzuncu derece ikinci kademe, maaşı 1.254 liradan 1.287 liraya yükseliyor. Artış 33 lira.Hemşire, onbirinci derece birinci kademe, maaşı 1.416 liradan 1.452 liraya yükseliyor. Artış 36 lira.Bütün derece ve kademeleri tek tek saymak burada mümkün değil” bu maaşların nesi ayıp anlamadım. Ha Yalçın Doğan yönünden bakınca tabi memurlar zavallı kalıveriyor.galiba toplumun büyük çoğunluğu Yalçın Bey tarafından bakamayacak üzgünüm.

Maaşları 1000 tl den yüksek olan memurların grevlerini asla doğru bulmuyorum. Yukarıda belirtildiği gibi 1000 tl den az maaşla çalışan memur yok. Allah aşkına bu ayaklananlar özel sektörde tekstil fabrikalarında büyük mağazalarda saatlerce çalışan insanların aldıkları ücretleri biliyorlar mı. Onların çalışma performanslarını biliyorlar mı. Bu iş bırakma eylemi yapan memur tayfasında zerre kadar vicdan var mı.

            Geçenlerde bir kanalda bir öğretmen gene sızlanıyor yetmiyor diye. Allah ona akıl versin. Eşiyle beraber neredeyse 3000 tl ye yakın para alıyor her ay  Hem de milli eğitimde öğretmen yani kafadan 3 ayı tatille geçiyor hem de tatilde de aylığını tıkır tıkır alıyor hala ağlıyor. Allah böyle bir topluma yardım elini uzatmaz. Neymiş yetmiyormuş. Aylık 750 veriyormuş, aynı zamanda ev almak için kredi çekmiş onu ödüyormuş, şunu yapıyor bunu yapıyor arabasının masrafı derken elde avuçta bir şey kalmıyormuş.İstanbulda yaşıyorlarmış sanki 500-700 maaş alanlar İstanbulda yaşamıyorlar mı.İzmirde yaşamıyorlar mı.

            Tamam alsınlar çok para alsınlar. Devlet versin 1000 tl daha zam o zaman mutlu olurlar belki. Ama devlet dediğin şeyin tekerleklerini özel sektördeki fabrikatör yükleniyor. Maalesef o fabrikada az maaşla çalışan asgari ücretli yükleniyor. Memura maaş verilecek diye küçük esnafın boğazı sıkılıyor. O esnaflar akşamlara kadar çalışıyor ya da müşteri gelmiyor siftah bile yapamıyor. Alacağını alamıyor verececeğini veremiyor. Kolay değil hayat onlar için. Fabrika sahibi fabrikamız çalışsın diye yanındaki işçilerine bir şeyler verebilmek için didiniyor bir sürü yorucu iş stres. Kolay değil onlar için hayat. Memur ne yapar anca ay sonunda alacağı maaşa bakar. Her yıl bir sendikası onun için bağırır para koparmaya çalışır devletten. Ama kopardığı o para aslında saat 10’lara kadar çalışan tezgahtar Ayşe’nin parası, akşamlara kadar asgari ücretle hem de sigortasız çalışmak zorunda kalan overlokçu Ahmet’in parası. O para yıllardır atanamayıp dışarıda sürünen öğretmen adayının parası tarlada iki kuruş için çalışan çiftçi Hasanın ve Fatma’nın parası. O insanların inanın bana aylık gelirleri çok çok az. Şimdi yürüme ayaklanma hak talep etme hakkı 1500 tl maaş alan sosyal güvencesi de olan memurun hakkı mı yoksa diğer insanların hakkı mı. Elinizi vicdanınıza koyup bir düşünün. Oturun bir köşede boynunuzu eğip büyük bir tevekkülle Allah’a hamd edin. Ben çok daha kötü durumda insanlar varmış diye.

 


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : grev,sendika,memur

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Rss

Kategoriler

Etiket Bulutu

minare hayret isviçre bilge toplum bilgi yarım akılideli grev sendika memur blocu blogger teşekkür öğretmenler günü kasım kamu dershaneler simitçi osmanlı tarih satıcı nostalji hengame şifa dehliz Yunus suresi kedi takıntılar kurallar modern kadın evlilik santral Zafer ÇAĞLAYAN sevilay Güney Afrika Sabancı holding

Arkadaşlarım

Blogcu Yardım
Özcan Çeltik
dileky
daganer
phaloe
yasaksokak
samanyolu42
avaremu
insansevgisi
tdeogrt
diliminucundakelimeler09
gizlisandik
7berzah7

| izlesene.com

Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak Sular sarardı yüzün perde perde solmakta Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta Eğilmiş arza kanar muttasıl kanar güller Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller Sular mı yandı neden tunca benziyor mermer Bu bir lisan-ı hafidir ki ruha dolmakta Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta

Web Analytics